İçeriğe geç

Sude Akbal’dan "Peyzajın Sessiz Müfredatı": Iğdır’da Doğa Okuryazarlığı

Ankara Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı öğrencisi Sude Akbal, TÜBİTAK 4004 Iğdır projesindeki doğa okuryazarlığı ve saha tecrübesini peyzajMAG için kaleme aldı.

Yazan Editör3 dakikalık okuma
Peyzaj Mimarlığı öğrencisi Sude Akbal
Peyzaj Mimarlığı öğrencisi Sude Akbal

Bazı derslerin kredisi yoktur ama etkisi ömür boyu sürer.

Bazen bir vadi, bir amfiden daha iyi anlatır. TÜBİTAK 4004 “Doğa Benimle: Çevre Okuryazarıyım Her Yerde 4” projesi bana yalnızca Iğdır’ın doğal ve kültürel zenginliklerini değil, bir peyzaj mimarının önce doğayı okumayı öğrenmesi gerektiğini de gösterdi. Döndüğümde yanımda sadece fotoğraflar değil, her gördüğü peyzaja “Neden?” diye bakan yeni bir bakış açısı vardı.

“Final haftasında Iğdır’a mı gidiyorsun?” 

Projeye kabul edildiğimi söylediğimde en çok duyduğum soru buydu. Haklıydılar. Dönemin bütün sınavları bitmiş, geriye yalnızca proje dersimin son sınavı kalmıştı. Ama Ankara Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nden projeye katılan ilk iki peyzaj mimarlığı öğrencisinden biri olma fırsatını kaçırmak istemedim. Çünkü bunun sıradan bir gezi olmayacağını hissediyordum.

Peyzaj mimarlığında çoğu zaman haritalar üzerinden düşünüyor, analizler yapıyor, planlar çiziyoruz. Oysa tasarlamaya çalıştığımız doğayı gerçekten tanımadan bunu yapmak mümkün mü? TÜBİTAK 4004 projesi tam da bu sorunun peşindeydi. Çevre okuryazarlığını doğanın içinde deneyimlemeyi, farklı disiplinlerin aynı peyzaja nasıl baktığını birlikte görmeyi amaçlıyordu. Ben de birkaç günlüğüne sınıfın duvarlarını bırakıp doğanın kendisini derslik olarak seçtim.

Program boyunca Aras Kuş Cenneti, Karasu Sulak Alanı, Gökkuşağı Tepeleri, Tuz Mağarası, Koçbaşı Mezarlığı, Ağrı Dağı etekleri, Dilucu Sınır Kapısı ve Nahçıvan’ı ziyaret ettik. Bir gün kuş göçlerini konuşuyor, birkaç saat sonra milyonlarca yıllık jeolojik süreçleri dinliyor, ardından kültürel mirasın peyzajla ilişkisini tartışıyorduk. Tempo yüksekti ama kimse bundan şikâyet etmiyordu. En büyük endişemiz çoğu zaman “Yemek molasına yetişebilecek miyiz?” sorusuydu. Neyse ki yetişiyorduk. 

Günün en güzel kısmı ise uzun sofralardı. Yöreye özgü peynirleri tadıyor, dalından koparıp yediğimiz kayısıların tadına şaşırıyor, gün içinde öğrendiklerimizi yeniden değerlendiriyorduk. İlk kayısıyı yedikten sonra marketteki kayısıları yıllardır abarttığımı gördüm. Meğer kayısı gerçekten dalındayken kayısıymış.

Sofraları değerli yapan sadece yemek değildi. Aynı masada bir biyolog kuşları anlatıyor, jeolog kayaçlardan söz ediyor, coğrafyacı iklimi yorumluyor, ben ise bütün bunların peyzajın içinde nasıl birleştiğini düşünüyordum. Birkaç gün önce birbirini tanımayan insanlar kısa sürede birbirinin cümlesini tamamlayan arkadaşlara dönüştü. Akademik dayanışmanın rekabetten çok daha güçlü olabileceğini ilk kez bu kadar yakından hissettim. Proje bittikten sonra da bu dostluklar devam etti; hâlâ birbirimizin çalışmalarını takip ediyor, fikir alışverişi yapıyoruz.

Beni en çok etkileyen yer ise Ahura Vadisi oldu. İlginçtir, ilk dikkatimi çeken şey su değil, bir kuşburnu çalısıydı. Sonra gözüm suya takıldı. Kurak bir coğrafyanın ortasında uzanan riparyan koridor, çevresindeki peyzajdan bambaşka bir yaşam oluşturuyordu. O an hidroloji, ekoloji ve peyzaj ekolojisi derslerinde öğrendiğimiz kavramlar ilk kez önümde yaşayan bir sisteme dönüştü.

Ahura’da yaptığımız rol canlandırma etkinliği de unutamayacağım deneyimlerden biriydi. Turistleri, kamu kurumlarını ve özel sektör temsilcilerini temsil eden gruplara ayrıldık. Aynı soruya farklı cevaplar arıyorduk: “İnsanlar neden Iğdır’a gelmeli?” ve “Ahura Vadisi’nin geleceği nasıl planlanmalı?” O gün bir peyzaja ilk kez sadece öğrenci olarak değil, karar verici olarak baktım. Koruma, turizm ve yerel kalkınma arasındaki hassas dengeyi tartışırken peyzaj mimarlığının aslında farklı disiplinleri ve farklı beklentileri ortak bir noktada buluşturmak olduğunu daha iyi anladım.

Kültürel açıdan beni en çok etkileyen deneyimlerden biri de Asura etkinliğiydi. Kerbela’nın yasını yaşatan bu geleneğe tanıklık etmek, bana kültürel peyzajın yalnızca tarihi yapılardan ibaret olmadığını gösterdi. İnsanların belleği, inançları ve yaşattıkları ritüeller de coğrafyanın ayrılmaz parçasıydı. 

Bu projenin resmî olmayan sloganı ise tek kelimeydi: “Hallederiz.” Proje yürütücümüz Doç. Dr. Adem Yulu bu cümleyi öyle sakin söylüyordu ki birkaç gün sonra hepimiz inanmaya başlamıştık. Dönüşe bir gün kala cüzdanımı takside unuttuğumu fark ettiğimde ben de aynı cümleyi kurdum. Gerçekten de birkaç telefon görüşmesinin ardından bulundu. O gün aklımda kalan, cüzdanın bulunması kadar, birkaç gün içinde oluşan ekip ruhuydu.

Ankara’ya döndüğümde valizimde birkaç yöresel ürün, yüzlerce fotoğraf ve bulunmuş bir cüzdan vardı. Ama asıl getirdiğim şey bunlar değildi. Artık gittiğim hiçbir yere sadece bakıp geçemiyorum. Bir derenin neden tam oradan aktığını, bir vadinin nasıl oluştuğunu, bir ağacın neden tam o noktada yetiştiğini, insanların neden o yerleşimi seçtiğini merak ediyorum. Sanırım bu proje bana cevaplardan çok doğru soruları sormayı öğretti. Ve galiba iyi bir peyzaj mimarı olmanın ilk adımı da tam olarak burada başlıyor.

devamı

İlgili yazılar

Yeni sayıyı ilk sen duy

E-posta adresini bırak; yeni sayı ve yazılar çıktığında haber verelim. Başka hiçbir şey için kullanmayız.