İçeriğe geç

Dolabımız Neden Dolmuyor? Dr. Ceren Özcan ile Hızlı Modanın Ekolojik İzi

Atıksız Yaşam kitabının yazarı Dr. Ceren Özcan, gardıroplardaki "hiçbir şeyim yok" hissinin arkasındaki tüketim kültürünü ve hızlı modanın gizli su/iklim maliyetlerini peyzajMAG için kaleme aldı.

Yazan Editör4 dakikalık okuma

Sürekli yenilenen trendler gardıroplarımızı doldururken bizi eksik hissettirmeye devam ediyor. Tüketim alışkanlıklarımızın ardındaki hedonik adaptasyonu ve modanın su, iklim ve kaynaklar üzerindeki gizli faturasını inceliyoruz.

Dolabın kapağını açıyoruz. Askılar dolu. Raflarda katlanmış kazaklar, birkaç gömlek, belki geçen ay alınmış bir ceket duruyor. Yine de elimiz neredeyse refleksle telefona gidiyor. Birkaç dakika sonra yeni sezon ürünlerine bakarken buluyoruz kendimizi.

Modern hayatın en tanıdık cümlelerinden biri belki de bu: “Giyecek hiçbir şeyim yok.”

Oysa çoğu zaman sorun gerçekten giyecek bir şeyimizin olmaması değil. Sorun, elimizdekilerin artık yeterli hissettirmemesi.

Moda uzun zamandır yalnızca ne giydiğimizle ilgili değil. Aynı zamanda nasıl hissetmemiz gerektiğini de belirleyen güçlü bir anlatı kuruyor. Bir sezon önce satın aldığımız gömlek eskimediği hâlde “eski” hissettirebiliyor. Gardırobumuz işlevini kaybettiği için değil, sürekli değişen görsel dünyanın gerisinde kaldığını düşündüğümüz için yeni parçalar aramaya başlıyoruz. Üstelik bu his tamamen bireysel de değil. İçinde yaşadığımız ekonomik model tam olarak bunu üretmek üzerine kurulu.

Moda endüstrisinin son yirmi yıldaki dönüşümü bunun en görünür örneklerinden biri. Eskiden ilkbahar-yaz ve sonbahar-kış koleksiyonları üzerinden ilerleyen üretim modeli, bugün neredeyse haftalık yenilenen mikro trendlere dönüştü. Sosyal medya platformları bu döngüyü daha da hızlandırdı. Artık yalnızca markalar değil, algoritmalar da neyi istememiz gerektiğine karar veriyor. Beğendiğimiz bir kıyafet henüz kargodayken bile ekranımıza “daha yenisi” düşüyor.

Bu sistemin çalışabilmesi için yalnızca üretimin değil, memnuniyetsizliğin de sürekli yeniden üretilmesi gerekiyor.

Psikolojide “hedonik adaptasyon” olarak tanımlanan kavram bunu açıklıyor. Yeni bir şeye sahip olduğumuzda hissettiğimiz mutluluk kalıcı olmuyor; zamanla yeni durum normalleşiyor. Satın aldığımız ürün gündelik hayatın bir parçasına dönüştüğünde ise aynı heyecanı yeniden yaşayabilmek için başka bir satın alma isteği ortaya çıkıyor.

Belki de bu yüzden bugün birçok insanın gardırobu hiç olmadığı kadar dolu ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar yetersiz hissettiriyor.

Ancak bu hikâyenin görünmeyen tarafı psikolojiden çok daha büyük.

Her kıyafet aslında uzun bir coğrafi yolculuğun sonunda dolabımıza ulaşıyor. Bir pamuğun yetişmesi için kullanılan su, sentetik liflerin üretiminde harcanan fosil yakıtlar, boyama tesislerinden çıkan atık sular, kıtalar arasında çalışan yük gemileri, depolar, dağıtım merkezleri ve sonunda yalnızca birkaç saniye süren bir çevrim içi alışveriş... Dolabımıza astığımız sıradan bir gömlek, aslında dünyanın farklı coğrafyalarında birbirine bağlanan uzun bir üretim zincirinin son halkası.

Bu zincirin en görünmeyen halkalarından biri su.

Bugün tek bir pamuklu tişörtün üretimi için ortalama 2.700 litre, bir kot pantolon için ise yaklaşık 3.000 ila 4.000 litre su kullanıldığı tahmin ediliyor. 

Başka bir ifadeyle, günlük hayatta sıradan görünen birkaç parça kıyafet, bir insanın yıllarca içebileceği kadar tatlı suyun üretim sürecinde tüketilmesi anlamına gelebiliyor.

Üstelik mesele yalnızca kullanılan su miktarı değil. Tekstil sektöründe özellikle boyama ve terbiye işlemleri, küresel ölçekte endüstriyel atık su kirliliğinin yaklaşık beşte birinden sorumlu kabul ediliyor. Her yıl on binlerce farklı kimyasalın kullanıldığı bu süreçler, yeterince arıtılmadığında nehirleri, yer altı sularını ve tarım alanlarını doğrudan etkileyebiliyor.

Benzer bir tablo iklim açısından da karşımıza çıkıyor. 

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’na göre moda ve tekstil sektörü, küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %2 ila %8’ini oluşturuyor. 

Üstelik sorun yalnızca üretimden ibaret değil; ürünlerin kısa sürede gözden çıkarılması, yeni koleksiyonların sürekli piyasaya sürülmesi ve giderek hızlanan tüketim döngüsü bu etkinin her yıl biraz daha büyümesine neden oluyor.

Bu nedenle moda meselesini yalnızca bireysel tüketim alışkanlıkları üzerinden okumak eksik kalıyor. Çünkü satın aldığımız her kıyafet aynı zamanda su havzalarıyla, enerji sistemleriyle, tarım alanlarıyla ve küresel lojistik ağlarıyla kurduğumuz bir ilişkiyi temsil ediyor. Bugün kuraklık, su stresi ve iklim krizini konuşurken gardırobumuzu bu hikâyenin dışında bırakmak mümkün değil. Dolabımızdaki her yeni parça, görünmeyen doğal kaynakların ve çoğu zaman fark etmediğimiz ekolojik maliyetlerin de sessiz bir taşıyıcısı.

Bu yüzden moda, yalnızca estetik bir tercih değil; aynı zamanda bir kaynak yönetimi meselesi.

Şehir plancıları uzun yıllardır kentlerin yalnızca binalardan oluşmadığını söyler. Bir kenti görünmez akışlar biçimlendirir: su, enerji, gıda, atık, ulaşım. Bugün buna tekstil ürünlerini de eklemek gerekiyor. Çünkü tüketim alışkanlıklarımız artık kentlerin sınırlarını çoktan aşan küresel bir metabolizmanın parçası. Bir şehirde verilen alışveriş kararı, binlerce kilometre uzaktaki bir havzada su tüketimini, başka bir ülkedeki enerji kullanımını ya da bir limandaki yük trafiğini etkileyebiliyor.

Belki de bu yüzden sürdürülebilir moda yalnızca “daha çevreci kumaşlar” tartışmasından ibaret değil. Asıl mesele, sürekli yenilenmeyi normal kabul eden kültürü sorgulayabilmek.

İlginç olan şu ki, daha fazla kıyafet, çoğu zaman daha işlevsel bir gardırop da oluşturmuyor. Tam tersine seçenekler arttıkça karar vermek zorlaşıyor. Sabah dolabın karşısında geçirilen süre uzuyor ama giyilen kıyafetler giderek birbirine benzemeye başlıyor. Fazlalık, çoğu zaman özgürlük değil; görünmez bir karmaşa yaratıyor. Belki de “giyecek hiçbir şeyim yok” cümlesi aslında dolabımız hakkında değil, tüketim kültürü hakkında söylenmiş bir cümle.

Çünkü içinde yaşadığımız sistem bize sürekli eksik olduğumuzu fısıldıyor. Yeni sezonun, yeni rengin, yeni trendin bizi tamamlayacağına inanmamızı istiyor. 

Oysa eksik olan çoğu zaman bir kıyafet değil; sahip olduklarımızla kurduğumuz ilişkinin giderek zayıflaması.

Sürdürülebilirlik bazen yeni bir ürün satın almakla değil, yeni bir bakış açısı geliştirmekle başlıyor. Dolabımıza değil de onu dolduran görünmez hikâyelere baktığımızda, moda yalnızca stilin değil; suyun, toprağın, iklimin ve kentlerin de meselesi hâline geliyor. Belki o zaman, gerçekten neyin eksik olduğuna dair daha doğru sorular sormaya başlayabiliriz.

@bycerenozcan

www.atiksizminimalist.com

Okumaya Devam Etmek İsteyenler İçin

devamı

İlgili yazılar

Yeni sayıyı ilk sen duy

E-posta adresini bırak; yeni sayı ve yazılar çıktığında haber verelim. Başka hiçbir şey için kullanmayız.